“RIZA ŞEHRİ”

Alevi inancı özünde rızalık ve gönül selameti üzerine kuruludur. Bu inancı hakkıyla yaşayabilmek için kişinin parçası olduğu dünyanın tamamı ile barışık olması gerekir. Fethi Erdoğan dede bir eserinde Alevi inancının rızalığa dayalı özünü güzel bir tabirle “barışık düzen” diye ifade etmişti. Evet Alevilik aslında kalblerde hüküm süren bir barışık düzenin adıdır. Eski eserlerde bu gönül hali “rıza şehri” tabiri ile ifade edilir. Rıza şehrine girmek inancın diğer gereklerini yapabilmek için ön şarttır.

Gönlünde Ali’nin ve onun evladının sevgisini yaşatan bir Aleviden herkes ve her şey razı olmalıdır. Bir şekilde hukuku olduğu insanlarrın razı olması gerektiği gibi, hayvanat, nebatat (bitkiler) ve hatta eşya dahi razı olmalıdır. Bu rızalık vizesini almadan Rıza şehrine yani hakiki Aleviliğe girilmez.

İşte her sene yapılan görgü cemleri tam da bunun içindir. Her bir can tekrardan diğer canların önünden geçip rızalıklarını alır ki önündeki seneyi gönül selameti içinde geçirebilsin. Bu, aslında Fethi Dede’nin tabiriyle barışık düzenin tekrardan teyididir. Ola ki nefsine uyup hakkından tecavüz eden olduysa, pişman olup hak sahiplerine haklarını iade etmesi için bir fırsat, rıza şehrinin devamı için bir garantidir.

Alevi inancının özünü oluşturan rızalık kavramı, sosyal hayatta da belirgin bir etkiye sahiptir. Rızalık bilincinin Alevi hayatını nasıl şekillendirdiğine dair farklı zaman ve mekanlardan üç örnek aktaracağım.

1)      Birinicisi bir Alevi köyünde geçen ikinci elden dinlediğim bir olay:

Anadolu’da bir Alevi köyünde iki genç nefislerine uyup komşu sünni köyden bir adamın ineğini çalarlar. Sonra bu ineği satıp parasını kullanırlar. İneğin sahibi ineğini kimlerin çaldığını bilmekle beraber bir türlü isbat edememektedir. Bu iki genci mahkemeye verir. Ne ki, gençler mahkemede yaptıklarını inkar ederler. Adam da somut deliller sunamadığından mahkemeden bir sonuç alamaz. Adam çaresizlik içinde dolaşmaktatır. Bir arkadaşı ona şu tavsiyede bulunur: “Bunlar Kızılbaştır. Dedelerine çok bağlı olurlar ve dedelerinin huzurunda yalan söyleyemezler. Sen git bunların dedelerinden yardım iste. O senin derdine derman bulacaktır!”.

Adam bu tavsiyeye uyup Kızılbaş köyüne varır ve dedenin evini bulur. Hoş beşten sonra  adam dedeye derdini  anlatır. Dede derhal bu iki genci huzuruna çağırır. Gençlere, “Bu adam sizden davacı. İneğini çaldığınızı söylüyor. Yeri göğü yardan Yezdan aşkına, yolumuzun piri Şah-ı Merdan aşkına söyleyin bu adamın ineğini çaldınız mı?” İki genç hak meydanında kıp kırmızı olup dondan dona girerler; yüz yere sürerler. “Medet mürvet dedem! Bir hata işledik affet!” deyip dedenin eteğinden yapışırlar.

Bu manzarayı gören ineğin sahibi şaşkınlık içerisindedir. Mahkemede iki gencin hakimi nasıl ikna ettikleri gözünün önüne gelir. Halbu ki şimdi, kalbinin derinliklerindeki en gizli sırları meydana döken iki insan görmektedir karşısında. “Bu nasıl olur?” diye sorar kendi kendine, “Bu nasıl olur? Hakimin onca sorgusu karşısında en ufak bir açık vermeden yalanlarını sürdüren bu insanlar burada basit bir sözle nasıl her şeyi itiraf eder?”

Dede, gençlerden ya ineği bulup sahibine teslim etmelerini ya da ineğin sahibini razı etmelerini istedikten sonra “tarikatte hesabınızı ayrıca vereceksiniz!” diyerek adama döner. “Efendi, bizim cahillerin kusuruna bakma! Bir hatadır işlemişler. Sen burada yerden göğe kadar haklısın! Her türlü zararın karşılanacak. Hakkını bu iki gence helal et!” der.

Adamın dilinden yaşadıklarının hayreti içinde “Helal olsun dedem, ne demek helal olsun!” sözleri dökülür.

2)      İkinci olayı geçen gün bir dost sohbetinde bizzat birinci ağızdan dinledim.

Bir yerde oturmuş iki dostla bir yandan çay içiyor bir yandan sohbet ediyorduk. Bir nice zaman sonra, masamıza dostların önceden tanıdığı bir beyefendi daha gelip oturdu ve sohbetimize dahil oldu. Çeşitli konulardan konuşurken bir ara laf Aleviliğe geldi. Yanımda oturan dostum sonradan gelen arkadaşına beni göstererek, “Dostumuz Alevidir” deyiverdi. Samimi bir Sünni dindar olduğu anlaşılan o beyefendi bunun üzerine hemen söze girdi:

-          Erzurum’da bizim köyün civarında birkaç Alevi köyü var. Bizim oralarda Alevi pek bilinmez, onun yerine Kızılbaş derler. Biz bu insanları dürüstlükleri ile tanıdık. Müsade ederseniz dedemden dinlediğim bir hikayeyi anlatmak isterim.

Bizler, “elbette, buyurun!” deyince beyefendi sözlerine kaldığı yerden devam etti.

-          Haftanın belirli günü ilçede hayvan pazarı kurulurdu. O gün civar köylerden herkes hayvanlarını getirir burada satmaya çalışırdı. Yine böyle bir gün bizim köyden yaşlıca bir hacı amca pazara hayvanını getirmiş. Onun tam karşısına da Kızılbaş köylerinden bir Alevi ineğini bağlamış, satmaya çalışıyor. Tabi herkes bir birini tanıyor. En azından giyim kuşamından, konuşmasından Alevi köylerinden olanlar anlaşılıyor. Hacı amca bir yandan kendi hayvanını satmaya çalışırken diğer yandan karşısındaki Alevi’nin yaptıklarını şaşkınlıkla izlemeye başlamış.

Adamın pazarda sadece bir ineği varmış. Ancak vakit akşamüstüne gelmesine rağmen halen bu bir ineği satamamış. Halbu ki bu arada diğerleri onlarca hayvan satmış, hatta birçoğu getirdiği hayvanları bitirerek pazarı terketmeye başlamışlar.  

Hacı amca adama biraz dikkat kesildiğinde şaşkınlığı da artmış. Alevi, ineğe bir müşteri geldiğinde, söze ilk olarak ineğin bir memesinin kör olduğunu ve geçen sene düşük yaptığını söyleyerek başlıyormuş. Bu iki kusur hayvanın değerini yarı yarıya düşürdüğünden inek bir türlü satılamıyormuş.

Neden sonra hacı amca alevinin yanına yaklaşarak hafif alaycı bir tonda “Erenler! Bakıyorumda İslamın emirlerine uyuyorsun!” demiş. Yani “en azından bir emrine olsun uyuyorsun” demeye getirerek iğneleme yapmak istemiş. Alevi bunun üzerine dönüp şöyle cevap vermiş: “Hacı hacı! Biz Hazreti Peygamberin Medine pazarında dolaşıp hurma çuvallarına elini daldırarak ‘kötüsünü alta iyisini üste koymayasınız!’ dediğini iyi bilir ve ona göre amel ederiz!”

 

3)      Üçüncü hikaye Buyruk’tan:

Kuzey Irak bölgesinde yaşayan Şabak Alevileri arasında bulunup yayınlanan bir buyruk metninden kısa bir alıntı yapacağım.

“Şeyh Safiyüddin hazretleri cemiyyet hakkında buyurur ki, ‘bir talip halkasında oturmuş olsa nazarı taşrada olsa yeziddir. Bu Tarik içinde olan kişye elzemdir ki ehl-i rıza olaEğer böyle olmaz ise tarikatten dûrdur (uzaktır).

Günlerden bir gün Şeyh Safiyeddin hazretleri gidermiş. Gendü talipleri ardın sürüp bir bağçeye seyran edermiş. Şeyh hazretleri (görmüş ki) bir ağaçda üç adet elma durur. Sonra dolanıp yine o ağaç dibine geldi, baktı gördü o elmanın biri yoktur. Bağbana sordu, ‘bu ağaçda üç dane elma vardı, hâlâ birisi yoktur, nice oldu?’ dedi. Bağban dedi, “Şahım düştü”. Şeyh dedi, “kopardılar mı yoksa kendi mi düştü?”. Bağban dedi, “Şahım kendi düştü.” Şeyh dedi, “hani nice oldu?”. Bağban dedi, “bir sufi istedi verdim.” Şey dedi, “istedi mi aldı yoksa istemeden sen mi verdin?”. Bağban dedi, “istemedi ben verdim.” Şeyh dedi, “bahasın verdi mi aldı yoksa vermedi mi?”. Bağban dedi, “Şahım bahasın verdi.” Şeyh dedi, “istedin de mi bahasın verdi yokda istemeden mi verdi?”. Bağban dedi, “istemeden verdi”. Şeyh safiyüddin hazretleri Cenab-ı Hak hazretlerine çok şükürler edip dedi, “Elhamdülillah, Ali Veliyullah! Sufiler rahmani imişler şeytani değillermiş” deyip şükr ve senalar edip dua etti.”